ZİYÂLILARIN İZİNDE
Zaman, kudurmuş bir nehir misali çağıldaya çağıldaya, zorbaca, önünde duran her bir şeyi sürükleyip akıyorken; biz âdemoğulları da kendimizi zaman adlı o coşkun nehirden kurtaramayanlardan, ona kapılanlardanız: ve hep birlikte, bir meçhule sürüklenmekteyiz.
Neye uğradığımıza şaşırmış olarak ve daima çırpınarak, yaşamda kalmaya çabalıyor, can havliyle direniş gösteriyoruz.
Tabiî, bu sürükleniş paniğe hâiz bir sürükleniştir ve insan böyle anlarda aklıyla, sistematik hareket edebilmektense; gayriihtiyari, gelişigüzel, içgüdüsel hareket eder ve akıntıya kapılmış bir insan, canını kurtarmak endişesiyle, akıntı içerisinde ne yapabilirse, ancak onu yapar. Kulacını, yüzebilmek umuduyla sağa sola vurur, başını yukarda tutmaya çalışır; gözleri, tutunmaya bir odun parçası arar. Fakat o ân, yapabileceği hiçbir şey yoktur. Akıntıya, kudurmuş bir nehre karşı kulacı ise asla işe yaramayacaktır. Gerçekten de o ân tek ümidi boğulmamak, kendisine yaklaşabilecek ve onu yüzeyde tutabilecek bir kütüğe yahut dala, odun parçasına tutunmak ve donmamayı ümit etmektir. Şayet nehir etrafında çalılıklar ve kalın dalları nehir içine kadar uzanan ağaçlar varsa, âdemoğlu onlara tutunabilir ve bir imdat bekleyebilir. Bu imdat da sınırlı bir süre içerisinde, gelirse gelecektir. Yoksa soğuktan, donuştan, açlıktan, gene ölünecektir. İşte, Ziyâlılar Mecmuası da, zaman taşkınına kapılmış ve yok oluşlarına sürüklenen insanlara bir kurtarıcı dal olmayı hedefliyor.
Hâlâ canından ve yaşamdan ümidini kesmemiş herkes, yüksek ve korkunç zaman çağlayanından bir meçhule düşmeden evvel bu kurtarıcı dala tutunabilir.
"Mecmuaları insanlar kaleme alıyorlarsa ve yukarıdaki benzetmenizle 'âdemoğlu' kaçınılmaz olarak kudurmuş zaman nehrinde akıntıya kapılıp bir meçhule sürükleniyorsa, sizler nasıl bu akıntıdan kurtuldunuz da bizlere dal uzatacak oluyorsunuz?" diye sorabilirsiniz.
Cevabı nettir ve basittir:
Bizden evvel, akıntıdan kendi insanüstü çabalarıyla ve zekâlarıyla, yetenekleriyle çıkabilmiş, kendilerini kurtarabilmiş âdemoğulları sayesinde bugün buradayız.
Onlar olmasaydı, onlar mucizevi bir şekilde kendilerini akıntıdan çıkarmayı başaramasalardı ve biz sürüklenenlere de kurtarıcı bir el olmasalardı, bugün ortada ne insan ne de şu insan elinden çıkan ve zamana meydan okuyan eserler ve biz vâr olabilirdik...
Geçmişten, o insanlardan gelen ziyâ ile, onlara karşı hissettiğimiz borçluluk duygusu ile, biz de şimdi bizi kurtaranlar gibi olmak istiyoruz.
Elimizde meşalelerimiz ve düşenleri kurtarmaya has gereçlerimizle, akıntıya, o taşkına, o korkunç büyük çağlayana ve onun meçhul dibine yaklaşıyoruz! Ziyâlarıyla, yok oluşu kabullenmiş ve ümitsizlikten kapkara kesilmiş aklımızı aydınlatıp gönüllerimizi ince bir titremeyle kendine getiren, bize yeniden hayatı ve vâr oluşu bağışlayan Ziyâlıların izinden gideceğiz.
Biz
de Ziyâlı olacağız. Zira bu hayattaki en muteber şey bu olabilir, dedik:
âdemoğluna ve bilhassa kendi milletinin evlatlarına aydınlatıcı, ümitlendirici,
kurtarıcı bir ziyâ olmak.
***
Sevgili Okur;
Zamanı aşıp, sesleri bizlere yeten aydınlarımızın isimlerine âşinasındır. O kimseler ki ekseriyetle yoklukla, kısıtlamalarla, cezalarla, türlü zulümlerle mücadele etmişler, ama ne pahasına olursa olsun, tuttukları ve doğru bildikleri yoldan dönmemişler, câhil ve donanımsız halklarını eğitmek, onları hikmetle yükseltmek için ömürlerini bu yola vakfeylemişlerdir. Böyle olunca, câhil halkın daha kolay yönetilebileceğine kâni zalimlerin şiddetleri artmış, nihayetinde de aydınlar ya akıl almaz işkenceler görmüşler ya kapkara iftiralara uğramışlar ya da şehit edilmişlerdir. İşte yukarıdaki anlatıda insanüstü bir çabayla, kendi zekâları ve kabiliyetleriyle, mucizevi şekilde kendilerini kendi zamanlarından kurtarmış, eğitmiş ve başkalarını da zamanın kokuşmuşluğundan kurtarmaya çalışmış olan ışık sahibi insanlar, bizlere "muteber" ve "şerefli" bir ömrün portresini çiziyorlar ve biz de kısaca onlara borçlu hissettiğimizi beyan ediyor, onların yolunu kendimize yol bildiğimizi dile getiriyoruz. Yukarıdaki benzetmelerde, "kudurmuş akıntı, taşkın, zaman çağlayanı, meçhule sürükleniş, ne yaptığını bilemeyiş ve gayriihtiyari davranışlarda bulunmak,” çağımız insanına hâkim; anlamsızlık, nihilizm, cehâlet ve buhran olarak düşünülmelidir.
Başkalarını bu yıkıcı ve insanı ne yaptığını ve ne yaşadığını bilmemeye sürükleyen akıntıdan kurtarabilmek için, geçmişteki aydınlarımıza kulak verecek, onların seslerini tam da şu âna taşıyacağız.
Geçmişte olduğu gibi, bugün de fikirlerimizi insanlara ulaştırabilmenin en iyi ve en güzel yolu yazmaktır. Biz yazdıktan sonra, eminiz ki: hâlâ canından ve yaşamdan ümidini kesmemiş herkes, yüksek ve korkunç zaman çağlayanından bir meçhule düşmeden evvel bu kurtarıcı dala tutunabilir.
Ziyâlılar; Türklük bilimi, fikir ve edebiyat mecmuasıdır. Mecmuanın yayın dili Türkçedir. Dolayısıyla Türk dilli herkes, bizim hitap ve hedef alanımız içerisindedir.
Türklük bilimi sahasında vereceğimiz eserlerle Türk dillilere eğitim açısından katkıda bulunmaya çalışacak, öykü ve şiirlerimizle de bir şeylere uyandırmaya çalışacağız.
Dileriz ki, nice gönüllere yetebilelim, yolumuz açık olsun!
ÇEPNİ
SERHAT ÖZTÜRK
Yorumlar
Yorum Gönder